23 Ocak 2026 Cuma

İki Gözüm Değirmentaş, Kayseri Faaliyeti Anı Yazısı


5-7 Aralık Kayseri Ön Ekspedisyon Faaliyeti 

Faaliyet Katılımcıları: 
Ali Özgür Özgüven
Derin Ergün 
Caner Çalğın
Murat Nohut
Yiğit Gürbüz Gazioğlu

Şehir Sorumlusu: Ebru Deniz Çalımlı
Anı Yazarı: Murat Nohut



Kayseri faaliyetinin planlamasındaki ana motivasyonumuz yeni ekspedisyon alanları oluşturmaktı. Bu ön ekspedisyonumuzun misyonu ise bu alanın ön keşfini sağlamak, arazinin potansiyelini değerlendirmek, bölgede kontaklar sağlamak ve ihbarları değerlendirmekti. 

2010 yılında bölgedeki Soğanlı Dağ’da İtümak ve Bümak tarafından yürütülen yüzey 

araştırmaları sırasında bulunan Çem Dağı Düdeni; bölgenin potansiyelinin olduğunu gösteriyordu, kuzey kısmında geniş bir alan ise araştırılmamıştı. Sonrasında bölgedeki çeşitli köylerle iletişime geçip ihbarları toplamaya başladık. Bölgedeki “Kurdini Mahallesi” , “İnce Mağara Mahallesi” , “Yedioluk” , “Tıntın Mağara Tepesi” gibi coğrafi isimlendirmeler bizim iştahımızı kabartmıştı. Buna karşın arayıp sorduğumuz muhtarlardan neredeyse hiçbiri bize sağlam bir ihbarda bulunamadı. Yalnızca Değirmentaş Muhtarı Gökhan Özkan, spesifik olarak bildiğim mağaralar var dedi, konum ve görseller ile bize dönüş sağladı. Ayrıca Gümüşali Mahallesi Muhtarı İnönü bey de bize bir mağara ve yeraltı tünellerinden bahsetmişti. 

Değirmentaş Muhtarı Gökhan Özkan: 0534 641 75 38

Gümüşali Muhtarı İnönü Demir: 0536 613 44 67


Bölgemizi  İcadiye/Tomarza’den Değirmentaş/Sarız’a, Çem Dağı Düdeni’nden 

Mezgitli yaylası kenarındaki Kuruçay'a kadar olan alan olarak belirlemiştik. Kurt Kulağı yazan 2700 rakımlı tepenin çevresindeki bölgede hedeflediğimiz ana noktaydı. Ancak faaliyet takviminin Aralık ayının ilk haftasına kadar dolu olması bölgenin iklim koşullarını değiştirecek dolayısıyla bizim arazi çalışmalarımızdaki etkinliğimizi ciddi derecede düşürecekti. Bundan dolayı arazi araştırması ile ilgili hedeflerimizin rakımlarını düşürmemiz gerekiyordu. Hakeza Harun Hoca'dan da benzer bir dönüş alınca faaliyeti gerçekleştirebilmek için hedefleri küçültmek ve daha gerçekçi hedefler belirlemek gerekiyordu. 



İtümak’ın 2023 Nisan ayında yüzey araştırması yaptığı Koç Dağı ile ilgili:

“Yatay dikey magara bulamadik birkaç konum almıştık ama kaya arası delikler gibiydi sadece. Karlar daha erimemişti hava da öğleden sonra bozunca indik dağdan”



Hava durumu kontrolleri ve Harun hocayla olan temaslar sonucunda karlık olabilecek bölgelere ek olarak arazi hedeflerine alternatif bölgeler de belirlemek gerekiyordu. Çünkü aracımızda veya yol durumunda tahmin edemeyeceğimiz bir aksilik olduğunda 2400 metre rakımdaki Üç Çeşme Yaylasına çıkamayabilirdik. Bu yüzden çalışmayı hedeflediğimiz Arazi isimli alanlara ek olarak K kodlu arazileri de yolda (K)alırsak tarayacabileceğimiz araziler olarak belirledik. Arazideki pafta belirlemeleri çıplak örtülü arazide mağara bulabilme ümidimizi besleyebilecek kayalık veya dolinlerin mevcut olduğu alanlar olarak oluşturuldu.

Bölgede arazi taramalarımızı sınırlandırabilecek hava koşulları olduğu için faaliyet öncesi genel motivasyonumuzu ihbarlar olduğunu ifade ediyor, arazi tarama konusunda ısrarcı bir tavırda bulunmuyorduk. Ama arazi çalışması yapmadan da dönmek istemiyorduk.

 Araziye başlayacağımız  alanı Karamuklu Köyü olarak belirledik. Tarayacağımız öncelikli alanlar Üç Çeşme Yaylası civarındaki dolinlerdi. 

Faaliyetimizin genel planı ise şu şekildeydi: Cuma gece yola çıkacak; gece 3 gibi Karamuklu köyünde, muhtarın evinin yanındaki düzlüğe kamp atacak ve sabah uyanınca üç çeşme mevkiine yol alacaktık. Üç çeşme yaylasının civarındaki A kodlu arazilerden birini belirleyip orada yüzey araştırmasını elimizden geldiğince yapıp ertesi gün de Değirmentaş, Kurdini ve Gümüşali köylerindeki ihbarları değerlendirecektik. Tabii ki bu yoğun planın hepsinin gerçekleşemeyeceğini biliyorduk. Ama ek planlarımızın olması bir planın iptali durumunda yönelebileceğimiz alternatif hedefler yaratacaktı bize.


Birçok istişare, planlama, araç kiralama derdi, finansman sorunları, ilk defa gidilecek bölgenin binbir türlü belirsizliği ve havasal sorunlar. Vazgeçmenin eşiğinden dönülmüş bir faaliyet. Ama nihayet faaliyet günü geldi çattı. 5 Aralık günü Caner ve Ali Özgür YHT Gardan arabayı kiraladı. Arabayı kiralarken ben de onları garda yakaladım ve beraber Beytepe’ye doğru yola koyulduk. YHT Gar içindeki otoparktan ayrılırken ufak bir rampada Caner stop ettirdi arabayı. Daha sonra bir şekilde debriyajı kavramayı öğrenip arabayï kaldırabildik. Beytepeye kadar Caner sorunsuz şekilde sürdü. Kampüs girişinde ÖGB tarafından uyarıldık. Neymiş stickersız araç almayacakmış paşamlar. Kiralık araç faaliyete gideceğiz diye anca geçirdik. Kahpeler… Neyse tam Edebiyat Fakültesinin önünden geçerken araba birden stop etti. Hadi Canerim kaldırırsın dedik. Bir, iki, üç, dört… Arabanın kaputundan koku gelene kadar inat etti Caner bey. Balatadan mııı başka sebepten mi bilmiyoruz. Jeolojiye 10 metre kala arabayı stop ettirdik kaldıramadık da. Canerin kaldıramama problemi varmış demek kii. Balatalar soğuyunca asıl şoförümüz Ali Özgür kavradı debriyajı kaldırıverdi arabayı. Ah ama o Tourneo içimize kurdu düşürmüştü, burada zor kalkıyorsa Kayseri’de ne yapacktık.

İndik odaya, faaliyete gelen gelmeyen herkesin yardımıyla malzemelerimizi taşıdık arabaya. Derin malzemelerin bir kısmını hazırlamıştı. Ama neyi unutmuştu hadi bi tahmin edin. En unutmayacağı şeydir sözde: Haritalama ekipmanları. Canerde de anahtar yokmuş yine tornavidayla giriştik dolaba (anahtardan daha kolay açılıyor). Tuğbikin kamerasından mağarayı gösteren sıradan bi hümağ fotosu

Yola çıktık, pek fazla vakit geçirmeden yolumuzu karıştırmayı başardık. File marketten bir şeyler aldık. Milkalar schogottenler ise ballandırdı ağzımızı. Canerin playlisti ise coşturdu bizi arabada. Bu şarkı listesi tüm yol boyunca tek kişiyi uyutmadı. Yolda ise İstikamet Karamukluydu belki ama ilk hedefimiz DADALOĞLU idi. Tabelasıyla karşılaşınca elimiz ayağımıza dolaştı, sanki Dadaloğlu'nun ruhu zuhur etmiş de arabayı durduruvermişti. Karamuklu’ya varmadan bir tabelaya daha gittik, sönmüyordu içimizdeki Dadaloğlu ateşi.

Tomarza Jandarması da bir noktada bizden canlı konum istedi. Dadaloğlu’ndan Karamuklu’ya geçerken jandarma ile buluştuk ve bize köye kadar eşlik ettiler. Muhtarı da uyandırıp evinin bahçesine çadırımızı kurduk. Birkaç ton balığı patlatıp yatmaya başladık. Ha tabii saat beş buçuğu geçince sekizde uyanma planını önce dokuza sonra da ona doğru yavaş yavaş uzatıyorduk. Hava soğuk ve rüzgarlıydı belki ama 5 kişi çadırda sıcacık uyuduk. Saat 10’da anca uyanabildik. Önce kahvaltı, sonra çadırı toplamaca, eşyaları düzeltmece derken saat 12yi göstermeden yola çıkmış olduk. Köye çok yakın olan Üç Çeşme Yaylası’na giden bu toprak yolun başlangıcını bir miktar kaçırıp geri vitesledik. Arabayla çıktığımız yol belki çok çamurlu değildi belki ama yine de bizi kaygılandırıyordu. Araba bir noktada stop etti. Balatalardan koku gelene kadar denedik ettik. Sonra da araba soğusun diye beklerken yola bi bakalım dedik. Yolun teoride hiçbir sıkıntısı yoktu belki ama bizim aracımız edebiyatın önünde bile stop edebilmişti. Oradan arabayı bir şekilde kaldırdık belki ama ileride yine bir yokuşta yine araba durdu. İtelim biraz derken tekerin çamurda patinajını gördükten sonra arabayı park etme kararı aldık. 8 kilometrelik yayla yolunun ancak 3 kilometresini gidebildik bu araçla. Daha fazla arabayı zorlamadan 2 kilometreyi bile bulmayan vadi yolundan Arazi 2 ye gidelim dedik.

Kırmızı hedeflediğimiz rota

Saat öğleden sonra 1 gibi rotaya başlamadan soğuk için kuşandık. Her ihtimale karşı yanımıza ton balığı, barbunya, abur cubur, propan, ilkyardım çantası, su ve bolca alüminyum battaniye aldık. Yolda yaklaşık 600 metre kadar ilerlemişken Ali Özgür sağ tarafımızda kalan kayalıkta bir oyuk gördü. Ekip de hızlıca gaza gelip oraya bakalım dedi. Açıkçası bir şey çıkmayacağını bilmeme rağmen ekibin hevesini kırmadım. Olur diyorsanız bakalım dedim. Vadide fırtına gibi yüzümüze esen kar soğuğu rüzgar bir miktar yüzümüze esmeyi bırakacaktı en azından. Üstelik Arazi 2'ye gidip gelmek bizi bayağı bi geçe bırakabilirdi. İyi oldu. Rakım arttıkça ağırlaşan hurcu döne döne taşıyorduk. Oyuğa yaklaştıça azalan beklentimiz benim oyuğun dibinden “bi sik yok” diye bağırmamla son buldu. Oyuğun dibinde bir şeyler atıştıralım istedik. Rüzgarın soğuğunu kessin diye alüminyum battaniyeden bir duvar örme çabalarım da tutmamıştı. Çeşitli fotoğraflar çekinip arabaya doğru yola koyulduk. Arazi 2'yi iptal ettiğimiz zaten çoktan belliydi. Araca dönerken kar görmemiş İzmir bebesi Derine taciz atışları yapıyordum. Bir noktada Caner ve Yiğit de savaşa dahil olunca ortalık harp alanına, kar topları da topçu ateşlerine dönüştü. Kollarımızı kaldıramayacak derecede yorulana kadar savaştık, o vadinin hızla esen kesici rüzgarlarına rağmen. Arabaya ulaşınca geri yola döndük. Hızlıca Değirmentaş’a gidip ihbarlara bakalım istedik tabii, ama karın gurultusundan Pınarbaşı’nda yemek yiyecek yer bulmamız gerekiyordu. Değirmentaş Köyü'nün muhtarı Gökhan Muhtarla da konuşurken muhtarım siz direkt bize gelin yemeğinizi ben halledeceğim dedi. Bütün ekip sıcak ev yemeği göreceği için mutluluktan kendinden geçti. 

Yolda güzel güzel giderken etrafı inceliyorduk. Kendi kendime ya dedim, burada şimdi bir mağara görsek nasıl da güzel olur. Dedim demez olaydım. Kocaman karanlık bir mağara girişi vardı. Ne yazık ki bir ben görmemişim orayı. Ekipçe karar verip geriye döndük hızlıca geçtiğimiz o mağaraya doğru. Derin Yiğit ve ben kafa lambamızı klino ve lazer metreyi alıp yürüdük oraya. Afişe olmayalım diye baret de almadık. Bir tarladan bir de sudan geçtik, inşallah vurulmayız dedik. Gittik baktık dozerle birileri kayayı oymuş da bizi mağara diye kandırmış. 2 oldu aa mağara diye gidip oyukla karşılaştığımız. Kısa mağara bile çıkmadı. Tekrardan yola koyulunca yolda gördüğümüz diğer oyuklara da söver olduk, tabaka tabaka dizili kayalar arasındaki karartılara. Ama gördüğümüz başka bir şey mağaradan daha büyük heyecanla arabaya U çektirdi. Dadaloğlu'nun devasa heykelini görünce arabada bir isyan başladı. Heyecandan dadaloğlunun yanına tırmanıverdik teker teker.  Temsili mezarında dua etmeyi de ihmal etmedik. Sonra ver elini Değirmentaş, yaklaştıkça karnımızı guruldatıyordu bu köy. Gökhan muhtarım da çok güzel karşıladı bizi. Bu güzel karşılamanın ve bizlere olan merakının sebebi ise konuşunca ortaya çıktı. Köyde kimse kalmamış, herkes bir yerlere göçmüşmüş. En çok tekrarlanan sözüydü belki de “köyde insan yok ki…”. Koca köy eskiden cıvıl cıvılmış. Şu anda kendi anası ve babası dışında köyde iki kişi anca varmış. Kuzu ciğer, kıl peyniri, sobada pişmiş sıcacık lavaşlarla karnımızı doyurduk. Ertesi sabah yedide uyanmak üzere de sözleştik muhtarla. 

Sabah uyanınca pencereden karşılaştığımız manzaraya sırayla hepimiz şaşırdık. Her yer beyaza bürünmüştü. Kahvaltımızı ettik. Arabalarımızın karını temizledik. Köyün içindeki çay da akmaya başlamıştı, dün akmıyordu bu çay. Muhtarın Stepwaya’e ben geçtim. Benle muhtar önden yola koyulduk. Köyün güneyine, İmirza’ya doğru giderken sağdan toprak yola girdik, çeşmenin başından devam ettik. Bir kez bir derenin üstünden geçtik, muhtarla arkadaki araba da geçer mi diye düşünürken Ali Özgür tereddütsüz geçivermişti bile. Ardından bir kez daha geçiverdik bir dereden. Bir noktada duralım dedi Muhtar. Durduk ve oradan ilk başta İsli Mağarayı bulduk. Ardından Direkli Mağaraya gidecek ekibi  de ayarladık. Caner, Ali Özgür ve Derin İsli Mağarayı doğrudan haritalamaya başlayacaktı. Ben, Yiğit ve Muhtar da yukarıdaki mağarada sütundan emniyet açmak ve “dikey mağara” ihbarını değerlendirmek için tepenin yamacındaki bir çam ağacının oraya çıkacaktık. Biz Direkli Mağaraya ulaşınca bir bakalım şu dikeye dedik ki ışığı tutunca dikey olmadığı anlaşıldı. Üzülsem mi sevinsem mi bilmiyorum. Direkli mağarada biraz indik biraz çıktık, mağara devam ediyordu. Sağda bir kol ayrımı vardı.  O ayrıma bakınca fay aynası gibi dümdüz bir kayayla karşılaştık. Oradan bir şekilde geldiğimiz kola tekrardan bağlanıyordu. Ama devamında hem yukarıdan gelen hem de aşağıya inen iki kol vardı. Aşağıya inişi tam olarak kestiremedim. Çok oyalanmak da istemeyip geldiğimiz kolun devamına bakalım dedik. Bir noktada popcornların olduğu yerden inince mağara sağdan sola ilerleyen yaklaşık 4 metre yüksekliğinde 5 metre genişliğinde anakola bağlanıyordu. Yiğit’le ben beraber sırayla sağa ve zola doğru giden kollara baktık. Her iki koldan da mağara devam ediyordu. Muhtara da ışık vermiştik de baret vermemiştik. Biz muhtarla daha fazla mağarada kalmayalım diye çıkmaya karar verdik. Sonunu göremediğimiz 4 kol vardı ve iki mağaracı ile devam etmemeliydik. Dışarıya çıktık. Diğer ekip haritalamaya devam ediyordu. Biz de muhtarın gösterdiği biraz daha yukarıda olan bir kovuğa daha bakmaya gidelim dedik. Orası acaba Direkli Mağara ile bağlanıyor muydu diye düşünürken  14 metrelik bir in ile karşılaştık. Ufak bir daralı da vardı ama örümcek ağları ile bitiyordu. Haritalama hala daha işine devam ediyordu. Biz de Alper ve Ebruyla mağarada görüntülü konuştuk, hasibahlleştik, durum raporu verdik.

 İsli Mağaraya haritalamanın nasıl gittiğine baktık. Muhtarla bi mağaranın sonuna baktık çıktık. Harita işi bitince muhtar dedi ki “Benim bir miktar işim var. Size diğer mağaraları göstereyim, sonra siz Direkli’ye tekrardan gelirsiniz.” Oradan bizi bi çeşmenin başına götürdü, buralarda bir mağara vardı vs diyordu da hiçbir şey yoktu. Atladık tekrardan arabalara, Değirmentaş’ı geçtik, Toybuk yaylasına geldik. Yolun yanında bir yerlerde mağarayı aradık. Girişi bulduk ve mağaraya bi bakıp çıktık. Derinle Yiğit haritalamaya başladı. Mağaranın ortasında bi su birikintisi içinde beyaz bir kova ve leş gibi bir su.

Oradan bir damlayla temas etsek hastanelik olurduk herhalde. Kenarından dikkatlice geçince gölün diğer tarafında geleneksel sahra altı maske sanatının bir ürünü duruyordu. Mağaranın çamurundan yapılmış bu heykeli acaba kim yapmıştı? Bence bir mağaracı dışında bir kimse bununla uğraşmazdı. Bizden önce girmiş bir mağaracı var mıydı acaba buraya? Neyse heykelin ilerisinde çamurlu kol bir sifonla sonlanıyordu. Ne sifonda ne de gölde aktif bir su akışı vardı, durgun olması da korkutucu aslında. Keşke su örneği alsaydık, beyin yiyen bakteri bulabilir miydik acaba? 

Toybuk Mağarası'nın da haritalanması 50-60 dakika sürdü sürmedi. Oradan Direkli Mağara’yı haritalamak üzere geri döndük. Çeşmenin başına kadar muhtar bizi götürdü. Kurdini Köyünü bi arayalım dedik, oradaki ihbarı tekrar sorguladığımızda burada giden bir mağara yok gibisinden cevap alınca biz de o zaman Direkli Mağaraya gireriz dedik. İncemağara Mahallesi'nden Muhittin Muhtar da telefonumuzu açmamıştı zaten. (Bu hengamede Gümüşali muhtarını aramayı unuttuk) Muhtar gitti biz de yola devam ettik. İsli Mağaranın oraya arabayı park ettik. Bir yemek molası verelim dedik hepimiz açtık. Çıkardık kavurmamızı yedik,  noodle yaptık, ton balığı patlattık. Bir saat sürdü molamız, eşyaları toplayıp arabaya gittik benle Ali Özgür. Mağaraya giderken çıkacağımız tepe dışında bir coğrafi engel daha eklenmişti rotaya. DERE GELDİ LAN. Araba derenin içindeydi. Bıraktığımız yer karlı toprak bir yolken 1 saat içinde dereye dönüşüvermişti. 

Topografik haritada kesikli çizgilerle mevsimlik aktığı söylenen o dere güneşin çıkması ve karları eritmesiyle aktığı mevsime girmiş bulunmuştu o bir saat içerisinde. Ben Yiğit ve Canere bu doğa olayını haber vermeye giderken Ali Özgür de dereyle yolun çakıştığı bir yere bakmaya gitti. Suyun bi noktada çizme boyuna geldiğini söyleyince geri dönebilmek adına hızlıca geri dönüş kararı aldık. Diğer türlü jandarma ve traktör iş birliği ile arabayı kurtarmamız gerekebilirdi. İyi ki de dönmüşüz, gelirken 2 kere sudan geçerken dönüşte kaç kere dereye girdik çıktık sayamadık bile. Değirmentaş’tan geçerken muhtara son bir selam verdik, çayını içtik. Durumu anlattık neden bu kadar erken dönmek zorunda olduğumuzu vs.. Mayısta bu dere anca kurumuş olur dedi. Biz de vedalaşıp Değirmentaş’tan ayrıldık. 





Pınarbaşında bir Shellde durduk, tulumlarımızla etrafta dolandık. Kayseri'de bugün nerede yağlama yiyebileceğimizi sorduk. Daha önce bu soruyu sorduğum Kayserili arkadaşlarımla aynı cevabı verdi: “Kayseride yağlama evlerde yapılır, dışarıda çok pahalıdır. Tavsiye edecek bir yerim yok”. Olabilir ama ben yağlama yiyecek bir yer bulabileceğime inanıyordum. Kimleri arasam kişi başı ufacık bir porsiyona 400 TL diyordu. Yahu yok mu uygun bir yer! Google Maps üzerinden yaptığım çalışmalar sonucunda Sinan Kafe diye bir mekanın uygun fiyatlı olduğunu gördüm. Meğersem bu yer Kocasinan İlçe Belediyesinin işletmesiymiş. 220 TL yağlama, 250TL mantı fiyatıydı. Yemeklerimiz sıcacık geldi, Kayseri'de yağlama yeme vaadini de gerçekleştirmiş oldum. Faaliyetteki en sonki hedefimizi de gerçekleştirmiştik. 

Sonraaaaaaaaaa daha ne yapalım.

Ver elini Beytepe


DEĞİRMENTAŞ 


İmirza fettah arası 

Dünyada var Değirmentaş.

Sinede sen yarası 

Gönülde yar Değirmentaş.


Kabaktepeden sonrası 

Sarıçiçek yol sırası 

Kabul olsun hep duası 

Ömürde sır Değirmentaş.


g özkan


14 Aralık 2025 Pazar

Kızılcahamam Faaliyeti Anısı

Her şey o gün sabahın ilk vaktinde başladı. Herkes aynı heyecanla okula geliyor, aynı amaç için buluşuyordu. Hatta biri, direkt o gün için kütüphanede kalıyor öylesine benimsemişiz yani. Otobüslerin gelmesiyle o gün tamamen başladı diyebiliriz. Herkes bir şekilde yardım etmeye çalışıyor, çabalıyordu. Artık ilerleyen dakikalarda "elden ele" mantığıyla çoğu işi hızlıca halledip yola koyulduk. Teker dönüş saati başlamıştı. Herkeste heyecan, o şevk ,o istek vardı; yani belli oluyordu. Kızılcahamam'a varana kadar faaliyet sorumlularının kısa açıklamalarından sonra sohbetin, muhabbetin dibine vurduk yol uzun. Herkes bir şekilde kendini tanıttı derken, bir anda raportör seçimi yapıldı. Ben bizzat gönüllü olsam da bir kaç kişi olmamak için çabaladı; işin sonunda onları seçtiler. Sohbet ederken bir an bizim otobüs durdu vardık diye durmadık yanlış anlaşılmasın. Bir yerde bir sıkıntı var, belli ki... Derken,  Buse'yle Burak'la sohbet sırasında bir anda "Burak!" sesi geldi. Jandarma  Burak'ı çevirmişti. Burak sakin sakin jandarmanın yanına gitti; sorun olmadığını anladıktan sonra yola devam ettik. Ağaçlar artık bodur olmaktan çıkmıştı. Fikrimce, "ağaç" diyebilecek büyüklüğe, koca koca ağaç ya diyebilecek uzunluğa gelmişti. Bir Trabzonlu olarak ki bunu atlayamayacağım. Ankara'da gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, en Trabzon hissettiğim yerdi. HÜMAK bana küçük bir karadenizsel atak yaşatmadı değil. Teşekkürler HÜMAK.

Böyle bir fotoğrafla ne demek istediğimi daha iyi özetleyebilirim. Otobüsten inip son hazırlıkları yapıp yürümeye başlamadan önce tulum ve mat almak için sıraya girdik. Son hazırlıklar saatlerce yürümeden önce son demlenmelerdi.

Herkes çantaya bir şey koyma, düzeltme derdindeydi. Şimdi, bu anlardan geçmiş sonradan bakan bir göz olarak şunu net bir şekilde, daha doğrusu hem fikir olabileceğimiz şekilde söyleyebilirim ki

herkes birbirine nasıl yardım ediyor yardımlaşma ruhu geçmiş belli ki. Mat, tulum derken Hacettepe klasiğidir-bir sıraya girdik. Sonra artık hazırlık bitti derken, asıl olay olan yola koyulduk. Yolun uzun olacağına dair şüphem yoktu ama 6 saat sürmesi bana da şok oldu toplam kısa kısa üç molayla yolu bitirmiştik. Ama yolda sızlananlar, "Kaç dakika kaldı?", "Sonraki molaya ne kadar var?" diyenler...duymadığımız şeyler değildi. SON BEŞ DAKİKALAR! Ah, O son beş dakikalar...

Burada artık ilk molamızı verdiğimiz yerdeydik. Daha yolun başındaydık. Herkes bir şeyler atıştırıyor, yola tekrar koyulmaya hazırlanıyordu. Yürümeye devam ederken birden Şipşak Ahmet’in kamerasına yakalandık. Faaliyet sonrası herkesin kendini aradığı o fotoğraflar...Bir kaç tanesini göstermeliyim atlanmaması gereken fotoğraflardan bir kaç tanesi.



Böyle fotoğrafları görünce daha iyi iddialı oluyor sanki. Artık yol bitti, kamp alanına vardık. Herkesin derin bir "Oh!" çektiğini hissettiğim an...Kamp alanına vardığımızda kamp ateşi yanıyordu. Bir kaç kişiyi de görünce kamp alanının orası olduğu kesinleşmişti. Sonrasında çadır sorumlularımızla birlikte çadırı kurduk. Kısa günün karı (kısa gün şüpheli) bize yeni çadır düşmüştü, ilk kullanan biz olmuştuk. 




Kamp alanına tepeden baktığımız herkesin sırayla inci gibi dizildiği o yer... Artık Işık Dağı'na varmıştık. Bu fotoğrafı çekerken de çok iyi çıkacağını anlamıştım. Pinterestte karşıma çıkmış gibi... Artık herkes tanışma, sohbet muhabbet derken arada oduna gidenlerle birlikte saat geçiyordu. Oduna gitmek derken asla atlamadan geçemeyeceğim olayı anlatmam gerekiyor eğer bir anı yazısıysa bu olay buraya yazılmalı. Odun toplamak için yürüyeceğiz ama Berkay şu haberle geliyor: "Bir odun var, onu almamız lazım. Çok kişi lazım. "Hazırdık, Bir olduk gidiyoruz. Meşhur odunun yanındayız ama o bir odun değildi! Öncelikle ağaç demeye bile bin şahit ister, koskoca ağaç ama dallı budaklı. Bir şekilde kırılmış  ama onu oradan almaya alandaki herkesi getirseydi bile alabilir miydik, bilmiyorum. Birkaç kişi kesmeye çalıştık, direkt dönmedik yani buraya dikkat çekmek istiyorum. Caner'in olmayacağına inandırması ve uzun  ikna sürecinden sonra, seneye alabileceğimize ikna oldu Berkay. Odundan döndükten sonra mantı yemeyi kaçıranlar oldu, biraz tatsız ama ben odundan önce yiyenlerdendim. Mantı sırası, sonra ateş başı sohbeti...Şarkılar, çile yarışı derken saat geçmişti. Herkes birbiriyle konuşurken ve gece devam ederken bir yerlerden marshmallow çıktı o ateşte kaçmazdı, o ateşe yakışırdı. İlerleyen saatlerde eşlikçi olarak közde mantar yapan da görmüştüm. Eskiden beri süregelen üyeler sürekli bunun üstünde durmuştu: "HÜMAK varsa aç kalmazsınız." Gerçekten, sürekli bir ateş başında eşlik eden kuruyemişler, atıştırmalıklar...Sabah olsun, akşam olsun o tatlı sohbetlerin eşlikçisiydi.

Bu ateşin başında oturmanın bile verdiği hissi galiba yazarak hissettiremem. Bizzat bu yaşanmalı. Uyumaya geçmiştim artık. Ateşten uzaklaşmakla soğuğun peşimi bırakmaması bir olmuştu. Sabaha karşı beş derecelere düşecekti sıcaklık. Masum masum uyku tulumuna gireceğimi sanarken fermuarı bulamamam bir oldu. Uyku tulumu bozukmuş! Asla unutmam artık o uyku tulumunu iki numaraydı. Mıh gibi aklımda. O an üşümek çadır sorumlusuna haber vermekten daha kolay geldiği için kendimi uyuyabileceğime inandırmıştım, haksız da çıkmadım. Uyudum. Üstüme sonradan uyku tulumu atılmış, daha iyi durumdayım belli ki. Sabahın yedisinde çalan alarmımla uyandım. Neden sabahın yedisine alarmım vardı bilmiyordum, o an bana da şok olmuştu. Kalktık ateşin başında dün kaldığımız yerden sohbete devam ettik. Sonra Ayşe'yle birlikte domates doğramaya başladık. Nurdan soğanları kesiyor, Olgun biberleri doğruyor, kızlarda biberleri yıkayıp kesiyor derken menemen hazırlıkları başlamıştı. Uyanmayanlar uyandırıldı, menemen pişmeye başlamıştı. Burak var gücüyle karıştırıyordu ekip işiyle kahvaltıda bitmişti. Artık saat, tekrar yola koyulmaya başlanmak için tamamdı. Çadırlar kaldırılmaya başlandı, yavaş yavaş herkes kendi çadırını kaldırıp mıntıka temizliğine başlamıştı.

Burada artık her şey tamamlanmıştı. Son bakış...Artık Işık Dağı'ndan ayrılmadan, Şipşak Ahmet’in fotoğraf makinesiyle toplu fotoğraf çekildik. Herkes son ayarlanmalarını yaptı, koskoca ekip kadraja sığmaya çalıştık. Evet... Ben çok kadraja sığmayı başaramamışım, belli ki.

Yola çıktık. Aynı yoldan gitmiyorduk; geldiğimiz yönden farklı yönden gidiyorduk. Altı saat yürüyüşe hazırdık aslında. Öyleydim. Yürüyüş devam ederken, bir yer gelirken mola verdiğimiz yere de yola da benziyordu orasıymış zaten. Daha kestirme bir yoldan dönüyorduk, yolda anlamış oldum. Dönüşün sıkıntılı yanı sadece çöpleri taşıma kısmı oldu diyebilirim. Bence buna oradaki çöpü taşıyanlar katılacaktır bir iç ses olarak. Bir zaman sonra ona bile alışıldı; o bile göze gelmemeye başlamıştı. Yürümeye devam ederken artık mola vereceğimiz yere gelmiştik. Dinlenirken drone uçurdular, hazırlanıp  tekrar yola koyulduk. Artık otobüslere çok az kalmıştı; yaklaşık 2 saat yürümüştük. Matları ve tulumları teslim ettik, "elden ele" aynı faaliyetin başında yaptığımız gibi eşyaları araca yükledik. Ekip kalabalık olduğu için işler o kadar kolay ve kısa sürüyordu ki...Artık biz de araçlara binmiştik; teker dönüş saati gelmişti. Aracın az gitmesiyle durması bir olmuştu. Meşhur pideci daha genel tabirle güzel bir yemek yerinde pideler yenilmişti. Tekrar araca yerleştikten sonra Beytepe istikametine varmak üzere yola çıktık. Yorgunluktan bitap düşenler oldu, uykusuna yenik düşenler oldu. Fırsattan istifade Ayşe fotoğraflarını çekmişti otobüste uyumanın karşılığı olacaktı yani. Küçük küçük kestirmelerle, arada uykuya dalmalarla Beytepe'ye varmıştık. El birliğiyle eşyaları odaya yerleştirip günü kapatmıştık. Herkesin bu yorgunluğunu yarın uyandığında gideceği ders almıştır diye düşünüyorum. Son olarak, şahsen bunları söylemeden bu yazıyı bitirmek istemiyorum: Kızılcahamam'ı bu kadar çekilebilir kılan şey tamamıyla ekipti. Herkesin bu kadar kolay iletişim kurması, utanmadan sıkılmadan rahat hissedebilmesi, rahatlıkla etrafındakilerle sohbet edebilmesi...Bu güven ortamını ,o sıcaklığı sağlayan ekipti. O güne dönüp baktığımızda herkesin kafasını kurcalamadan rahatlıkla bunlara söyleyebileceğine eminim. Yürürken son kalan beş dakikalar, kimsenin yolun sonuna, kamp alanına ne kadar kaldığını bilmeyişi, inceden inceden yorgunluklar, sızlanmalar. Kimsenin bu faaliyetin böylesi geçeceğini bilmeyişi...Bazen eksileriyle daha da çok artılarıyla, beklemediği şeydi ama dönüp baktığımızda ve  faaliyet konusu açıldığında tek kişinin bile faaliyetin zorluklarından bahsettiğini duymadım. Herkes faaliyeti konuştuğunda, içindekileri söylerken son cümleyi  yürünen o saatlere, ısınmak için verdiğimiz o çabalara  her şeye hakkıyla değerdi diye bitiriyor o  günü. Uzun lafın kısası, demek benim gibi düşünen onlarcası var. HÜMAK bunu dahası bu duyguyu ilk faaliyette yaşatabilmesi gerçekten kültüründen mi, yılların verdiği tecrübelerden mi, doğasından mı, samimiyetinden mi hangisinden geliyor bilmiyorum belki hepsinden yazamadığım daha fazlasından geliyor. Ama herkes adına söyleyebilirim ki: İyi geliyor. Kamp alanına vardığımızda herkesin yüzündeki vatan gülüşü, ateş başı sohbet, söylediğimiz şarkılar, ortamdaki o ambiyans belki de uzun zamandır herkesin bulamadığı o dinginlikti, sakinlikti sıradan hayatın durak noktasıydı. Herkesin hayatında unutulmaz bir tecrübeydi. Her şey için teşekkürler HÜMAK.

                                                                                                                                                                                                    Sena İLHAN

5 Mayıs 2025 Pazartesi

’’İlk Dick-ey’im’’ Dağlı Kuylucu

 Kuzey ve bu benim ilk dickey anı yazım. Şairin de dediği gibi ‘’Bu benim ilk dikeyim, hepinizi gö…… si…..’’ 

Olaya girişmeden önce SRT eğitimi süresince başta Ebruki ve Alpir olmak üzere üstümde emeği geçen herkese teşekkür etmek istiyorum. (Seni unutmadık kadim dost Aşkileyto ve kurtarıcımız hz. Fıstık…) 


Dağlı faaliyeti duyurulduğundan beri mağara o kadar çok övülüyordu ki her ne kadar mağara hakkında anlatılan hikayelerin çoğunu biliyor olsam ve Vişne’nin anı yazısını okusam da gözlerimle görene kadar Dağlı’nın gerçek olduğunu düşünmüyordum. Yazıyı uzun tutmamak adına faaliyet hazırlığı zamazingo zart zurt bölümlerini atlıyorum, hepiniz biliyorsunuz zaten olayı.

Raportör olmama rağmen çıkış saatimizi unuttuğum için dümenden akşam yedi gibi çıktığımızı farz ediyorum. HÜMAK’ın kıdemli otistikleri olarak (Tuğberk, Aşkın ve ben) yol boyunca her zamanki gibi üstümüze düşen görevi yerine getirdik; yanan otizm kıvılcımını büyüterek koca bir ateşe, bir yangına çevirmek. Ama her yangında olduğu gibi bu ateş de sıçrayacak dal bulamadığı zaman kendi kendine söndü. Kamp alanına gidene kadar şoförümüz Mustafa ağabeyin bazı anılarını ve olaylara bakış açısını dinleme fırsatı bulduk. Mesela Mustafa abi ile erkeksi bayan Buse Taksim Delisi Cenk’in davalık olduğunu ve Kastamonu’da pastırmanın kilosunun iki bin YTL olduğunu biliyor muydunuz? 


Yine raportör olduğumu belirtmek istiyorum çünkü kampa varış saatimizi de bilmiyorum. (Alper bir daha beni raportör yaparsan kendimi kazan dairesine kilitlerim.) Neyse bir şekilde kamp alanına vardık ve çadırlarımızı kurduk. Halilim ile tam uykuya dalacaktık ki altımıza mat sermediğimizi fark ettik. Yanımızda iki mat olmasına rağmen üşengeçliğin verdiği yetkiye dayanarak uyumaya karar verdik ve tabii ki götümüz dondu. 

 



İlk ekip olduğumuz için çok uyuma fırsatımız olmadı ve kısa bir süre sonra uyandık. Tuğberk’in bize yaptığı menemene ekmek banmak  için brandanın olduğu yere yöneldik. Evet iki kere okudunuz biliyorum, Tuğberk yemek mi yapmış!? Gerçekten de yapmıştı ve güzeldi. 
 


Menemenimizi yedikten sonra birinci ekip olarak mağara ağzına doğru yola koyulduk. Gitmeden Alpir ilk dikeyine giden öğrencisini uğurlayan gururlu bir Mahmut Hoca edasıyla bana sarıldı. (Üzgünüm Alper, kadınlardan hoşlanıyorum…) 

(Turist ekip: Öncü Ceyo, Ben, Halil, Artçı Malan)


                        
         (Cık)



Mağara ağzında küçük bir kuşanma merasiminden sonra Ceyo öncü olarak ilk ipe girdi. Bir sonraki istasyona geçtikten sonra ardından ben girdim. O ana kadar hissettiğim küçük heyecan yerini hafif endişeye bırakmıştı. Taaa ki free fall’a gelene kadar. Öncesinde Ceylin’in sevinç çığlıklarını duymuştum ve gülüp geçmiştim. Bizzat free fall’un başına gelip erkeksi çığlıklarımı atınca manzaranın ne kadar müthiş olduğunu o zaman kavrayabildim. Birkaç istasyon daha geçtikten sonra ikinci şaftın başının olduğu tünelde döşeme ekibiyle buluştuk. İlk gördüğüm yüz Kuzu yoldaşın suretiydi. Beni kutlayıp sarıldı ve kutsanmak üzere Ali G’nin yanına gittim. Bana o an uydurduğu mağaracı yeminini söyletip desandörüyle beni kutsadı. 

  

 





                                                                 (Döşeme Ekibi: Ali G, Ozan, Kuzu, Aybük)

Halil ile Nalan gelince döşeme ekibinden Ozan ve Aybüke çıkışa geçti. Tam tersi de olmuş olabilir neden olmasın ki. Bu süre zarfında Ali bana yüzlerce kez dinlediğim ama her seferinde ilk defa dinliyormuş gibi hissettiren o meşhur ip düşürme hikayesini anlattı. Bir süre sonra Kuzu ile Ali çıkışa geçmek üzere bizden ayrıldılar. Biz de onların çıkmasını beklerken birtakım fotoğraflar çekildik ve ısınmaya çalıştık, hatta ısınmaya çalışmaya çalıştık. 

  


 

Nedenini bilmediğim bir şekilde bu büyük bekleme sürecinde neredeyse hiç sıvı almadık ve katı olarak yediğimiz tek şey luppoydu. Bir de bir adet janga döndük. Baya bir süre Ali ile Kuzu’nun çıkmasını bekledikten sonra yeterli olduğunu düşünüp çıkışa geçmeye karar verdik. Ben ve Ceylin önden gittik. Tünelin ağzında bir süre daha Ali’nin istasyon açmasını bekledik. Bu sürede Olgun’un zortlatan ve kesinlikle mantıkla uzaktan yakından alakası olmayan oyunlarından oynadık. Biraz drill rap dinledikten sonra ip boş sesi duyduk ve Ceyo çıkışa geçti. Ceylin free fall’a geldiğinde ip boş sesini duyana kadar şelalenin sesiyle uyukladım. Kuyluç kızı mıydı bilmiyorum ama şelaleden Murat Boz ve Gülşen’in ‘’İltimas’’ şarkısının melodisi duyuluyordu. İp boş sesini duyduktan sonra uyanıp free fall’u jumarlmaya başladım. Salondaki gibi olmadığını anlamam çok zor olmadı ve o free fall’da namusumu kaybettim. Çok detaylı yazmayacağım ama orada ne hissettiğimi öğrenmek isteyen Alper’e sorabilir. 

Bir takım fantastik jumar hareketleri ve normalde yatakta yaptığım hareketleri ipe yaparak son istasyona kadar geldim. İpin başında beni nur yüzlü Alpir karşıladı ve o sihirli melodiyi söyledi: ‘’Linganguliguligulivaçalingangolingango’’ Bu sihirli sözcüklerin ardından benim bitik halimle alay etti ve ben de ona bir takım hoş olmayan cümleler kurdum. Ne dediğimi hatırlamıyorum ama penisle ve namusumu kaybetmemle ilgili olduğunu anımsıyorum.







İpten tam anlamıyla çıktıktan sonra yüce gönüllü dostum Aşkın A.S. Karakulak beni tebrik edip bana sarıldı ve fikirsel olarak biten ama hayatsal olarak yaşayan bedenimin fotoğraflarını çekti.

Bir süre ikinci ve üçüncü ekiple sohbet ettikten sonra koşarak kamp alanına gittik. Tulumumu Süsü’ye verdiğim için altımdaki şık taytımla baş başa kaldık. Kamp alanına varmamızla Ceylin, ben ve tayt üçlüsü olarak jandarmayı görmemiz bir oldu. Neyse ki mağara adamı kılıklı turuncu sakallı birinin taytına çok bakılmaması gerektiğini bilen jandarmalar edepli davrandı ve çok bakmadılar. Yemeğe daldığımız sırada Halil ve Nalan’ da geldi. Hayatımda mağaradn çıktıktan sonra yediğim en iyi yemek olan ve garip bir şekilde yine Tuğberk’in yaptığı patatesli papatyalı yumurtayı tek oturuşta yedik, eline sağlık Tuğberk.



 

Ardından Halil ile bu sefer altımıza mat almak suretiyle uyumak üzere çadırımıza gittik. Bir süre uyuduktan sonra toplama ekibinin hazırlanma seslerine uyandım ve yanlarına gittim. Toplama ekibini yolcu ettikten sonra ateşbaşında Ben, Halil, Kuzu ve Sado kaldık. Bir takım mistik muhabbetler ve ateşte mantar eşliğinde birkaç saat geçirdik. 

Ardından ben yine yatmaya gittim ve toplama ekibinin çıkışından sonra kadim dostum Aşkınko tarafından uyandırıldım. Birlikte iki kuş sahibi dostum Tuğberk’in çadırını bastık ve bir süre zincirsiz brainrotladık. 

 

Alper beni zorla çadırdan çıkardıktan sonra kampı toplamaya koyulduk. Bir süre kampı çekip çevirdikten sonra servisin akıbetini öğrenmek için ben Berkay ve Ozan telefonla konuşmak üzere diğer aracın yanına gittik. Telefonun çektiği yere gitmek için arabayı çalıştırdıktan bir iki metre sonra arbanın sol ön tekerinin vefat haberi elimize ulaştı. Lastiğin patladığını söylemek üzere kamp alanına gittim ve acı haberi verdim. Arabada yedek lastik vardı ancak yedek lastiği çıkarmak için kullanılan zamazingomuz yoktu. Bir süre hebele hübele takıldıktan sonra servisin geldiğini öğrendik ve malzemeleri taşımaya başladık. Ozan sağolsun tarpları taşırken çok yardım etti… 

Yedek lastiğe ulaşmamızı sağlayan zamazingoyu bulamadığımız için bir süre yoldan geçen arabalardan yardım istedik ve birinde zamazingo zama zama zingo zamazingo zingozo’yu bulduk. Berkay muhtarın yardımıyla lastiği taktı. (Bu adam cidden her şeyi biliyor dostum.)

 

 
Servisi yükledikten sonra yola koyulduk ve gidiş yolunda durduğumuz şuan ismini unuttuğum esnafımsı lokantada yemek molasına durduk. 
Bol gitgelli bir sakin bir zıplamalı uzun sayılmaz ama çok da kısa olmayan yolculuğumuzdan sonra kampüse vardık ve servisi boşaltma seansına başladık. Servis boşaldıktan sonra dostlarımızla vedalaşıp arabamıza, Fıstık’ a bindik. Her şey bir süre düzgün gitti, taa ki fıstık tangırdayana ve bleblebleblablablablublubluhapbulbulbulbulbulbul sesini çıkarana kadar. Fıstığı üzülerek Beytepe’ye bıraktık ve bitmiş, mahvolmuş bir şekilde metroya bindik.

 


Burada bitiriyorum ve şunu diyorum: İlk dikeyim Dağlı olduğu için kendimi şanslı hissediyorum, nice dikeylere diyelim.

Yazan: Kuzey H. Göğer

















17 Ekim 2024 Perşembe

Vişne'nin Hasreti: Tilkiler, Anı Yazısı


Uyarı: Bu yazı başından sonuna kadar tilkiler mağarasına dair haddinden fazla spoiler içermektedir!

13-16 Eylül 2024; Antalya, Manavgat, Tilkiler Köyü, Tilkiler Mağarası
Faaliyet Sorumlusu: Vişne
Anı Yazarı: Murat Nohut
Anı Yaşarlar: Ahmet Onur Karaman, Çağla Canoğlu, Ebru Deniz Çalımlı, Emre Cem Emiroğlu, Murat Nohut, Ozan Şentürk

Selamlar HÜMAK
Yıllardır içimizde bir ukte kalan Tilkiler'e yıllar süren çabalar, denemeler ve vazgeçişlerle biriktirdiğimiz deneyim, gideremediğimiz özlem ve Vişne’nin azimli çabalarıyla nihayet gitmeyi başardık. Geçen sene Ali Eren, Vişne ve Aybüke’nin faaliyet sorumluluğunda hazırlıkları yapılan Tilkiler’in meteorolojik sebeplerle son gün iptal edilmesi hepimizde Tilkiler’e karşı bir aşk nefret ilişkisinin oluşmasına sebebiyet vermişti. Hevesimiz kursağımızda kalmış, faaliyetimiz başlamadan bitmişti. 
Bu seneki maceramızın ilk fişeği ise Vişne’nin Tilkiler grubuna bir “?” atmasıyla alevlendi. Vişne, geçen sene hissettiği Tilkiler'i artık daha çok düşünüyordu. 

Faaliyet öncesi ilk toplantımızı, benim Ankara'ya geldiğim ilk gün Tandoğan’da bir kafede yaptık. Tilkiler gibi bir mağara için Vişne’nin A4 boyutundaki haritasını yetersiz bulup hala daha yanımda taşıdığım A2 boyutunda bir Tilkiler haritasını çıkartmasam olmazdı. Cem abi, Ebru, Vişne, Ozan ve şehir sorumlumuz olacak Gülay’la alacağımız malzemeleri ve kumanyaları, mağaradaki rotamızı, rescue saatimizi AKÜMAK’a vereceğimizi konuştuk. Toplantı sonrasında ise MAD’a geçtik…
Ahmet’in gelemeyeceği aşağı yukarı belli olunca ufukta beliren kara bulutlar, Vişne’nin araç kiralama kararıyla dağılmış; bu karar, sıcacık bir güneşle yüreğimizi ısıtmıştı. Ertesi gün malzemeleri hazırlamak için kulüp odasına geçecektik ki bir aksilik daha… ***  
Odaya girdikten sonra malzemeleri hazırlayıp hangi şişme botun daha sağlam olduğunu tespit etmek için botları şişirdik. Ertesi güne botu toplamak, kumanyayı almak, rescue ipini basmak ve yola çıkmak dışında pek bir iş bırakmamıştık. Ertesi sabah Ebru ve Çağla kumanyayı teslim almış, kalan işleri halletmişti. Bir bot diğer bota göre daha sönüktü. Şişik olan botu toplayıp hurca bastık. Vişne ve Cem abi de gelince onların araçları yükleyip 15.20’de Beytepe’den harekete geçtik. Gölbaşı Çağdaş markette VİP mağara hurcu ve kamp için alışverişimizi yaptık. Konyada müdavimi olduğumuz Ayyıldız Etli Ekmek’e Cem abinin sürüş kabiliyeti ve benim kopilotluk becerilerimle Vişne'nin araçtan 20 dakika daha erken vardık (19.20). O sırada Ebru’nun kırılan gözlüğünü patex ile yapıştırdık, eskisinden daha sağlamdı artık. Karnımızı da iyice doyurup 20.40ta tekrardan yola koyulduk. Manavgat tarafında Tilkilere gidecek olan yol ayrımına saptıktan hemen sonra bir benzincide buluşup yakın takiple yola devam ettik. Solda Tarihi Tilkiler Mezarlığı’nı gösteren sarı tabelanın gösterdiği toprak yola girdik. Toprak yolda etrafı incelemek için uzun menzilli fenerimle etrafa bakarken silah sesi geldi. Birilerini rahatsız etmiş olma düşüncesi beni de çok rahatsız etti. Bir süre sonra da bu silah seslerinin belli aralıklarla çift el ateşlenen otomatik bir alan koruma düzeneği olduğunu anladık. Yaklaşık 5 dakika sonra ise araçlardan inip kamp alanını ararken 6 yıl önceki kamp alanının artık tarla olduğuna kanaat getirip kampımızı traktör yoluna attık.Tarlanın ilerisindeki dere yatağına nazır ilerleyip mağaranın yer aldığı tünellerin başına kadar gittik. Tünel derin dondurucu gibi soğuk rüzgarlar üflüyordu. Gece 01.00 civarı mağara ağzını bulmuş, çadırları kurmuştuk. Yolun yorgunluğunu ise gecenin 02.30'una kadar bira içip sohbet ederek atmıştık.

Sabah 08.00’da ben, yarım saat sonra da tüm ekip kalkmıştı. Kaçak çayımızı demleyip kahvaltımızı ettik, mağara hurçlarına sandiviçlerimizi hazırladık, 12.00’da da mağara ağzına varmıştık. Tünelin başındaki serin alanda kuşanırken Ebru'nun kafasına, tırnaklarının mağara için fazla güzel olduğu dank etti. Ebruyla beraber kamp alanına tırnak makası almaya gittik, geri geldik. Ebru tırnaklarını keserken mağara ağzında hurçlarımızı hazırladık, 12.45’te ise kuşanmış bir şekilde tünelden ilerlemeye başladık. Yaklaşık 15 dakika sonra mağaranın başındaki dikeye ulaştık. Vişne dikeyi döşemek için yerdeki ağır betonlara gömülü demirlerden emniyetini aldı. Ben yarım kazıkla ipi neredeyse gergin tutup Vişne tırmandıkça ipi salıyordum. Aldığımız bu emniyet Vişne'nin 60 metrelik çukura 60 metre değil de 10 metre düşmesini sağlayıp yaralı halini yukarıya çıkarmamızı kolaylaştıracak türden bir emniyetti. Gerçi alt tarafta bir çukur olmasa burası, emniyet almayı gerektirmeyecek orta dereceli bir tırmanış yerinden ibaret olacaktı.
Saat 14.00'te hepimiz dikeyi geçmiş ve resmen mağaraya girmiştik. SRT ekipmanlarını yukarıda bir noktaya bırakıp aşağıda Vişne'nin düğümlü bir kılavuz ipiyle kizılkayalardan kayarak geçtik. Biraz daha ilerleyince geçmişteki Tilkiler faaliyetlerinin sonlandığı nokta olan sifonun olduğu yere vardık. Su yoktu, Vişne yıllar sonra sifonun olmadığını gördüğü için çok mutluydu. Daha sonra Vişne’nin bahsettiği sağlam bir tırmanış hattına geldik. Her an parçalanıp kopacakmış gibi duran bango taşı desenlerindeki konglomeralardan tırmandık. Hemen ardında bir göl görünüyordu. -29’daki bu takıl geçli gölün sallanan boltlarına hat açmakla hiç uğraşmadan kenarlardan duvarlara tutunarak gölü geçtik. 
Takıl geç için getirdiğimiz ekipmanları gölün kenarına bırakıp yükümüzü hafifleterek yola devam ettik. -15’te ilk göle ulaşınca biz bu gölü de yürüyerek mi geçsek diye tartıştık. Bota binmeye yönelik hevesimiz ıslanma korkumuzla birleşince kararımız netleşti. Vişne pompayla şişirmeye başladı, daha sonra ben de ondan devraldım. Hızlı hızlı şişirmeye çalışırken biraz hararetlenmiş olacağım ki pompa elimde kırıldı. Bundan sonra ciğerlerime kuvvet, ağzımla şişirmeye devam ettim. Bot şişince sırayla Ebru ve Vişne karşıya geçti. Vişne indi Ebru birini daha almaya geri geldi. Ebru Çağla'yı, Çağla Ozan’ı, Ozan beni aldı. Benim binişim botun ilk fiyaskosu oldu. Botun tam orta hattına dizimi dayayınca bot su aldı. Nasıl binilmeyeceğini de öğrenmiş oldum. Sonrasında ben de Cem abiyi götürdüm. Bu sistemle Cem abi ve Vişne dışında hepimiz bota dair hevesimizi almış hem yolcu hem kaptan koltuğunda oturmuştuk. Bu sistem hemen hemen bütün göllerde devam etti. Herkes karşıya geçtikten sonra botu indirip bir daha şişirmek istemeyince Cem abi uzun göle kadar sırtında taşıdı botu. 
-15 ile -13 arasında bir yerde yine kısa bir tırmanış yerine emniyet ipi açtı Vişne. -13’ün oralarda nereden gideceğimize emin olamadık. Birkaç koldan devam ediyor olabilirdi. Kendimi iki kaya arasına sıkıştırarak anca tırmanabileceğim üstteki bir kola bakma ihtiyacı hissettim. Kolun bir noktada bittiğini düşünürken bir yol ile devam edebileceğini fark ettim. Ses kontağını koparmadan kolun devamını kolaçan etmek için Vişne ve Ebru’yu üst kola beraber bakmak için çağırdım. Oldukça kaygan, çamurlu ve garip bir tırmanışı Vişne'yle çıktık. Burası hem sağa hem sola devam ediyor gibi giden bir başka koridordu. Muhtemelen burası mağaradaki alternatif yollardan biriydi. Vişne tırmandığımız bu kolun sağ tarafını bir baypas bulma amacıyla tararken ben de sol tarafta çamurlu kaygan kayaların arasındaki yarıklara düşmeden Uzun Göle ulaşacak kolu bulmaya çalışıyordum. Çamurlu kaygan bir alanda sürünerek tırmanırken çamurdan imal edilmiş cesur bir sanatçının, tarım toplumundan itibaren cinselliğe karşı geliştirilen tabuları yerle bir eden kusursuz, harikulade, büyüleyici heykel çalışmasıyla göz göze geldim. Heykelciliğin sert ve donuk yapısına yeni bir boyut katan, eserine hayat verip, onu ölümsüz kılan bu sanatçı; mağaranın insan ruhunda yarattığı afrodizyak etkiyi, zevkin ve şehvetin doruğunu, bir ejakülasyon anını üzerinde ter döktüğü çamurları kullanarak vücuda getirmişti. Öyle ki mağarada yaşadığımız deneyimlerin en isabetli ifade edilişiydi.
Gittiğim bu koldaki yarıklardan, çamurun kayganlığından ve bu kolun Uzun Göle ulaşmadığını düşündüğümden dolayı daha fazla ilerlememeyi düşünüyordum. Aynı telkin Vişne tarafından da gelince ekibin kalanıyla buluşup -22’lik alt kolu bulmanın daha faydalı olacağına kanaat getirdik. -22’lik (?) alt koldan ilerlemeye bașladık.

Uzun Gölün öncülü olan göletlerin -hiçbir ihtiyaç olmamasına rağmen- içine belime kadar suya tamamen kendi irademle girip botla geçişe mekanik destek sağladım. Islanmayı tercih etmek pek doğru değildi. Bu küçük göletler başta Uzun gölün suyunun çekildiğini düşündürdü Vişneye. Koridorun darlığından dolayı Vişne’ye buranın geçmeyi arzuladığımız Uzun Gölün çekilmiş hali olamayacağını ispatlamaya çalışırken benim de ekibin kalanı gibi şüphelerim devam ediyordu. Ama göletleri ardımızda bıraktığımızda Uzun Göl hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde kendisini bize gösterdi. Adının hakkını veren uzunca bir göldü. Botu biraz daha şişirip kuvvetlendirince yine benzer bir sistemle gölü geçtik. 2 kişi gölü geçiyor, biri geri dönüp birimizi alıyor karşıya ulaşınca kaptan iniyor, yolcu kaptanlığa terfi edip geri dönüp bu döngüyü devam ettiriyordu. Bu esnada göletlerin üzerinde yarıkların benim Vişne ve Ebruyla çıktığım üst kolun çamurlu kısmındaki yarıklar olabileceğini düşündük. Hala daha düşünüyorum ama emin değilim, çünkü güvenli bir iniş çıkış rotası tespit edemedim. 
Uzun Gölün bitimindeki yarıktan bacalayarak yukarı çıktık. Botu ve küreği uygun bir yere park edip mağaranın devamını keşfetmeye devam ettik. Mağarada ilerlediğimiz bu koridor bitiyor derken sağdaki absürt kayadan sıkışarak çıktığım bir balkondan Vişne devam etmemi istedi. Ancak önümdeki büyük çamurlu kaygan kayalar yığınının yukarıya doğru son bulduğunu, buranın bir yere çıkamayacağını Vişneye açıklamam onu ikna etmiyordu, aksine tam da oraya çıkmam için şevkle bana komut veriyordu. Umutsuzca o kaygan dik kayalara tüm bedenimi yaslayarak yüzey alanımı arttırıyordum. Tırmandığım bu alanın tavanına değmeyi umut ederken yukarıda bir delik fark ettim. Bu delikten kafamı çıkardığımda yıldızların olmadığı bulutlu bir geceye baktığımı düşündüm. Heyecanla gökyüzünü gördüğüm bu illüzyonu ekibe bağırdım. Ve evet, burası Şatolu Galeri’ydi. Mağaradaki 5. saatimizde galeriye ulaşmıştık. Sadece 2 dar delikle bağlanılan bu kumdan galeriye ulaşmak, mağaradaki ilk hedefimizdi. Şatolu Galeri'nin şatolarına şahit olduk olmasına da asıl beklemediğimiz şatoların yanındaki hacettepe logosuydu. 
Ekiple uzun bir dinlenme ve yemek molası vereceğimiz kumlu alandaydık. Arkamızdaki parıltılı akmataş bize mağaranın sulu kısmını geride bıraktığımızı ve fosil kısmına geçtiğimizi söylüyordu. Yemeğimizi yiyip içeceklerimizi döndük, iyice dinlendik ki Cem abinin horladığına bile şahit olduk. Yemek ve dinlenme molamızın ardından galerinin solundan mağaranın devamını aramaya koyulduk. Ortalığı karıştırmam ve farklı bir yönü tarif etmemle soldaki kolu bulma süremiz hayli uzadı. Ancak en sonunda benim yanlış yönlendirmelerime rağmen gitmemiz gereken kolu bulduk. Hafif darallı başlayan ve genişçe bir koridora çıkan bu kolun sol duvarı sağa doğru eğimlenmiş, tabanı ise dalgalanmış bir engebeye sahipti. Yer yer kaygan olan bu engebeli yerlerden birinde ekip bacalayarak çıkarken benim bu pürüzsüz kaygan dik yere tırmanmaya çalışmalarımın sonucu hüsrandı. Bu dalgalanan engebeli koridorun son bulduğunu düşündüren büyük bloklarla karşılaşınca ben yolu bulamadım. Bu segmentin sağında kalan diğer bir segmente geçişin yolunu ise Vişne buldu. Blokların sağında bir geçitle diğer segmente geçtik. Bu geçidin ardından bir yere oturup harita üzerinde bulunduğumuz yeri ve gideceğimiz yönü tartıştık. Düşünce fırtınalarımızı bir noktada sonlandırıp ilerlemeye devam ettik. Aşağı yönde giden eğimli karanlık yokuşun tam aksi yönüne…

İlerlemeye bir miktar daha devam ettik ve Vişnenin mağarada en sevdiği kola girdik. Kumlu bu tatlı odanın ilerisinde bu mağarada daha önce hiç karşılaşmadığımız bir şey vardı: "Son”. İlk defa ilerlediğimiz bir kolun bir sonu vardı orada eğlenceli vakitler geçirdik, hatta hep beraber kumda bir Kibele kabartması oluşturduk. Bu kol parıltılı akma taşlarla bitiyordu, hatta lavabosu bile vardı. Aynı zamanda burası Gürhan'ın bahsettiği teorik sonlardan biriydi. 
Bu koldan çıkıp HÜMAK'ın Tilkiler’e en son gelişinde ilerleyebildiği son yere o tırmanılması riskli olan ve sağlam olmayan büyük kayalara gelmiştik. Hatta Vişne normalde elimizi koyup destek alıp yukarıya çıkacağımız gibi gözüken bir kaya kabartısını eliyle söküp aşağıya fırlattı. Gözükene güvenemeyeceğimizi çarpıcı şekilde bize gösterdi. Cem abi ve ben burayı tırmanarak aşmayı denedik. Ben burayı riskli bulup denememi sonlandırdım. Ama başka bir yolu muhakkak olmalıydı. Vişne'nin sevdiği o kolun başında kayaların arasından akmayı başarmış turuncu bir akmataş benim mağarada referans aldığım noktalardan biriydi. Bu oluşumun sol tarafında absürt bir çıkışla o devasa ve tırmanılması güç olan kayalara alternatif bir yolu bulup kayaları aşmayı başardım. Bu tırmanılması güç olan yerden geri dönmüşlerdi geçmişteki Vişne, Kansu abi, Mete abi…'nın olduğu ekip. Bir diğer amacımız olan mağarayı ilerletmeyi de gerçekleştirmiş olduk bu şekilde. Bu alternatif güzergahla kayaların ardına geçtikten sonra mağara sağdan sola giden bir koridorla devam ediyordu. Sağdan gidip geniş yer kaplayan kayaları aşmanın alternatif yollarını da keşfedip ekibin arkasında beliriverdim. Belki de mağaranın devamına sağdan gidiliyordu. Biz, Cem Abi, Ebru ve Ozan'la soldan devam ettik. Sol kolda bembeyaz cennet gibi parıldayan kocaman bir sarkıt ve biriktirdiği akmataşla karşılaştık daha öncesinde gerçekten bu kadar her tarafı parıl parıl parıldayan bir oluşum görmemiştim. Hemen karşısında yine aynı parıltı karakteristiğine sahip bir akmataş daha yer alıyordu. Ama kol biraz daha devam ediyordu sanki bu kol bu şekilde bitemez deyip inmeye devam ettim Cem abiyle birlikte. Burada bir iniş daha vardı, kumlu bir salona iniliyordu. 2 metrelik düz bir yerden kayarak indim, Cem Abi ise yukarıda bekledi beni. Sağdaki bir ihtimal devam edebilecek olan oyukların varlığını soldaki parıltıların büyüsüne kapılıp unuttum. Soldaki kolda parıltılı perde ve akma taşlara ek olarak tahayyül dahi edemediğim harikulade oluşumlarla karşılaştım. Kristallerden oluşmuş travertenimsi oluşumlar parıltılı sarkıtlar ve perdelerin arasında mağaranın bana bahşettiği bir hazine gibi parıldıyordu resmen. Cem abinin ekipten çok ayrı kalmamak için çabuk olmamı söylemesiyle kolun sonunu görüp hemen geriye döndüm. Kayarak indiğim inişten tek başıma çıkamayınca Cem abinin uzattığı ayağına tutunarak anca çıkabildim. Gördüklerimi betimleyişimi anlatırsam kimsenin bana inanmayacağını düşündüğümden birilerinin daha buna şahit olması gerektiğine karar verdim. Daha sonrasında oturup dinlenen Ebru ve Ozan'ı büyük bir inatla indiğim koldan aşağıya yolladım. Ben inmeyip onların çıkışına yardım için yukarıda Cem abinin beni beklediği yerde bekledim. O sırada sağdaki incecik pipetimsi sarkıt ve dikitin kavuşmasının romantizmini izleyerek bizimkilerin dönmesini bekliyordum. Onların da şaşkınlık ve büyülenme hayretlerini duyunca gelmelerini söyledim. Ozan'ın alttan benim ise üstten gösterdiğim çabalarla Ebru'yu binbir güçlükle ancak çıkartabildik o 2 metrelik düz inişten. Ebru'yu çıkardıktan sonra Ozan da ayağıma tutunup çıktı, çıktı çıkmasına ama... ***
***
Döndük, Vişne ve Çağlayla buluşup 21.00'da tilkilerin teorik sonuna vardığımıza karar verdik ve dönüşe başladık. Dönüşte ben önden giderken Vişne, Çağla ve Ebru, Vişne'nin yıllar önce bıraktığı zaman kapsülünü buldular. Tilkiler’de kaçırdığım yegane anıt o oldu.

Dönüş yolunda öncülük ederken harita üzerinde beyin fırtınası yaptığımız yeri anımsamamı aşağıya doğru giden dik karanlık yeri görmeme borçluydum. O sırada hemen arkamdaki Cem abiye dönüp bir önceki segmentte Vişne'nin blokların sağında bulduğu geçidin bu taraftaki yönünü gösterdim ve kendimden son derece emin bir şekilde yol buradan dedim. Vişne, Çağla ve Ebru o geçitten geçtikten sonra aslında geldiğimiz yönün dümdüz ilerisinde kalan, hafif tepeyi aşınca yine aynı yere bağlanan alternatif bir yolu daha keşfetmiştim. Cem abi ve Ozan da bu yoldan geldiler. Kumlu galeriye tekrar vardığımızda kalan kumanyamızı birkaç acil durum yemeği dışında bitirdik. Aldığımız 6 litre su, 2 paket kuruyemiş, cevizli sucuk, 6 sandviç, 5 powerade bize yetmemişti, keşke daha fazla yemek alıp daha fazla doyurabilseydik kendimizi. Şatolu Galeri'den çıkınca kafa lambamın pillerini ayak üstü değiştirmem gerekti. Pilleri bile Ebru’dan istemiştim. Bu işleri molada halletmek gerekirdi esasında. Sonrasında tekrardan öncülüğü devralıp yardırmaya devam ettik. Bu esnada öncülük ederken babaların önemini çok daha iyi anladım. Dümdüz ilerlerken karşıma çıkan bir baba bana doğru ama sağda bir yolu gösteriyordu. Tam bir U dönüşü yapıp esas yolumuza girmemizi sağlıyordu babalar. Uzun Gölü geçtikten sonra botu ben sırtladım. Botu taşımanın gerçekten çok zahmetli olduğunu o an anladım. Cem abi iki göl arasındaki tüm yol o botu neredeyse tek başına taşımıştı. Ben ise Ozan ve Ebru ile taşırken dahi çok sıkılmış bunalmıştım hatta yer yer agresif davranışlarım bile olmuştu. Botu taşırken Ebru'yu Cem abinin herkese dağıttığı böğürtlenli enerji jelini yemenin tam zamanı olduğuna zorla ikna ettim. Botu taşımak, açlık ve kurumayan eşyalarım beni sabırsız bir insana dönüştürmüştü. Diğer göle geldiğimizde Vişne ile Ebru karşıya geçti. Bu geçişlerden birinde botun hava aldığını fark ettik. Artık daha hızlı olmalıydık, ben Ozan'ı bırakırken Vişne botu biraz daha şişirme taraftarıydı ancak o botun kaptanı bendim ve daha Cem abi vardı. Hızlı bir şekilde Cem abiyi de alıp karşıya geçirdim. Ardından vazifesi biten botu indirip hurca bastık. 

Kızılkayalar’a varışımız artık mağaradan birazdan çıkacağımızı gösteriyordu. Buradan ipsiz çıkmaya çalışmam başarısızlıkla sonuçlanınca Vişne’nin açtığı ip artık daha anlamlıydı benim için. Kaya kaya inerken ipin gereksizliğini düşünüyordum. Dikeyin başına ilk ben varınca SRT ekipmanlarını giyip önden inmemi söyledi Vişne. Önden aşağı inip sırtımı dayadım duvara. Arkamdan gelen kişinin inişini daha tam olarak göremeden uykuya daldım herhalde. Alınan emniyet peronlarının hemen dibine belki de tam üstüne oturduğum için hattın toplanması esnasında Vişne tarafından kıçımın birkaç defa kaydırılması istendi. Dikey kısmı Ozan topluyor, Vişne ise controller’lık yapıyordu. Ozan toplamayı bitirince üşümüş bir şekilde uyandım. Bir an önce yüklenip gitmek ıslak kıyafetlerden kurtulmak istiyordum. Mağarayı da bitirmiş olduğumuzdan bizimkilere mızmızlanıp hızla çıkmak için acele etmekte bir mahal görmüyordum. Oysa kendimi ıslatmamın tek sorumlusu bendim. Ozan toplamayı bitirdiğinde gece 02.00 idi. 15 dakika sonra tünelden de çıkıp Manavgat'ın sıcak havasına kavuştuk. Ama o bile beni kesmiyor sadece kuru kıyafet giymek istiyordum. Araçların yanına gidince bir mat üzerinde hemencecik giyindim ve muradıma erdim. O gece fazla oyalanmadık ve araçların içerisinde yatıp dinlendik. Ertesi gün çabucak toparlanıp Vişne'nin yıllar önce gittiği Mavi Cennet Kamping’e yola koyulduk. 
11.00’de kamptan ayrıldık, birkaç alışveriş molasının ardından 12.30’da Mavi Cennet’e vardık. Eşyalarımızı taşıyıp orada kampımızı kurduk. Yıllardır hemen hemen her faaliyette vakit kalırsa denize gideriz planını bu faaliyette gerçekleştirebilmiştik. -Artık ölsem de gam yemem- Kamp alanına iyice yerleştikten sonra yoğun ısrarlarıma rağmen sadece Cem abiyi denize girmeye ikna edebildim. Manavgat'ın o dalgalı sularında yüzmek çok ama çok yoruyordu insanı. Yüzme faslını hevesimizi alınca kapattık. Hamağımızı kurduk, flamamızı astık kamp attığımız yere. Bira içip codenames oynadık. 
Gece bir enerji geldi ve sahilde yürüyüş yapmaya çıktık. Dalgalar yer yer tüm kumsalı ıslatıyordu. Dalgaların cazibesi bizi yavaş yavaş kendisine yaklaştırıyordu. Önce ayaklarımız sonra şortumuz ıslanınca Ozanla ben iddialaşıp bize doğru gelen dalgalara doğru atıldık. Sonra Vişne, Ebru ve Çağla da bize katıldı. Artık kuduran akşam denizinin sıcak sularına karşı direnç savaşı başlatmıştık. Dalgalara karşı koymaya çalışıyor bazen dik kalmayı beceriyor bazense devrilip kıyıya vuruyorduk. Yenilmek bilmez bir pehlivan gibi kıyıya vurdukça geri kalkıyor ilerliyor, dik durup gücümüzü Poseidon’a kanıtlamaya çalışıyorduk. Dalgalar acımadan bizlere vurunca kendi eksenimizde döne döne kıyıya vuruyor, dönerken dirseklerimiz çakıllardan yaralanıyordu. Ebru'nun tamir ettiğimiz gözlüğü ise denizde dalgalarla boğuşurken kaybolmuştu. Ebru'nun gözlüğü de tıpkı botumuz gibi vazifesini gördükten sonra kendini imha etmişti. Denize karşı yenilgimizi kabul ettikten sonra kampa dönüp duş aldık, yatmaya çalıştık. Pazartesi sabahına uyanınca Çağla biraz daha hasta olmuştu. Faaliyet toplantısında hastalığı yaymamdan ötürü bana bayağı sövülecekti.
 10.40’ta mavi Cennet’ten ayrılıp dönüşe başladık. 13.20’de Ayyıldız Etli Ekmek'te durup karnımızı doyurduk, Ankara'ya birkaç hediye götürmeyi ihmal etmedik. 18.00’da kampüse varıp faaliyetimizi sağ salim tamamladık. 

Zayiatlar; mağarada kırdığım pompa, patlattığımız bot, Ebru'nun denizde boğulan gözlüğü ve Vişne'nin 133 km/s ile yediği hız cezası oldu. İyice dinledikten sonra faaliyet toplantımızı cuma JMO’sunda yapmak üzere toplandık. Tilkiler'e gelmeyenlere mağarayı ballandıra ballandıra anlattıktan sonra faaliyet toplantımıza başladık. Faaliyet toplantısına Vişne, Tilkiler'e gitme niyetinin 2019 Eylül’ünden beri olduğundan bahsederek başladı. 5 yıllık hasret… Faaliyet toplantısının en çok sövülen kısmı ise bendim. Tüm Tilkiler ekibini hasta etmekle kalmamış, tüm hümak’a virüsümü bulaştırmıştım. Bense mağarada çoktan iyileşmiştim. Vişne'nin vasiyetini faaliyet toplantısında not ettim, ve vasiyetinin vasiliğini mânen üstlendim. Tilkiler mağarasında bu gibi deneyimli bir ekiple ancak ilerlenebileceği konusunda hemfikirdik. Daha fazla ilerlemek için daha fazla yemek götürmemiz konusunda da öyle… Böyle faaliyetleri arttırmalıydık da. Kalabalık bir faaliyette ise turist ekipler en fazla 2. Göle kadar ilerletilebilirdi. Bu mağaraya bir daha girebilmek için küçük bir botun lazım olduğu aşikardı. Hazırlığından temizliğine kadar bu kadar zahmetli olan bir faaliyet elbette birçok kişinin emeği ile ancak yapılabilmişti. Bu faaliyeti yapabilmemize imkan veren tüm arkadaşlarımıza başta Cem Abi ve Vişne’ye emeklerinden ötürü çok teşekkür ediyorum.


Tilkiler çok iyiydi çok da güzeldi



*Tüm fotoğraflar Emre Cem Emiroğlu'na aittir.



 

İletişim

Bu blogda yazar olarak yer almak ve katkıda bulunmak istiyorsanız, blog yöneticileri ile iletişime geçmeniz yeterli olacaktır.



Blog Yöneticileri

HAKKINDA

Hacettepe Üniversitesi Mağara Araştırma Topluluğu (HÜMAK) 1988 yılında kurulmuştur. Kurulduğu günden itibaren Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde araştırma ve eğitim faaliyetlerine devam etmektedir.

AMAÇ

Hacettepe Üniversitesi Mağara Araştırma Topluluğu 'nun (HÜMAK) çok yazarlı resmi ve gayrıresmi paylaşım ortamıdır.

Kafasından bareti eksik etmeyen tüm mağaracıları aramızda görmekten keyif, zevk, haz ve gurur duyarız, hoşnut kalırız..